Ev
Balkon demirlerinin çatlamış boyaları, kızın ellerine batıyordu. Gözlerini kapatıp seslere odaklandı.
Eski woswoslardan birisinin 46/26 sokakta ilerleyen motorunun sesini duydu. Çimlerin üzerinde tepişme sesleri vardı, aradan anne köpeğin hırlamasını seçebildi, en az iki yavrusuyla oynuyordu çimenlerde. "Oğuz" diye bir çocuğun annesi, tiz sesiyle bağırarak oğlunu eve çağırıyordu; gözleri kapalı olduğu halde kadını balkondan aşağı sarkmış olarak hayal etti.
Derin bir nefes aldı, gözlerini açmadan.
Çimlerin kokusunu altıncı kattan alabildiği için şükretti. Her koku beynine küçükken ilk bu semtte kodlanmıştı.
Mesela eskiden kömür sobalarının kışa verdiği kekremsi koku, sabahçı/öğlenci eğitimin olduğu zamanlarda dersin akşam bittiği ve okuldan eve korkarak yürüdüğü çocukluk zamanlarını hatırlatırdı. Çocukluğuna dönmek keşke bir nefes kadar kolay olsaydı.
Gözlerini açtı.
Karşısındaki denize baktı uzun uzun.
Birden onun söylediği bir laf geldi aklına, "Allahın dağında oturuyorsun!".
Gülümsedi bir anda istemeden. Sonra kendine geldi, gülümsemesi gitti.
Bu defa kaç dakika aklına gelmeden devam edebilmişti hayatına? İki mi?
Bu aralar nesi vardı bilmiyordu.
Hayatına devam etmeyi çok uzun süre önce çok acıyarak öğrenmişti. Ne insanlar onunla ilgili bir şey söylüyordu, (ki kendisi rica etmişti) ne de arayıp soruyordu. Zaten arayıp sorma huyu yoktu.
Bunu; büyük saygısızlık olarak kabul ediyordu. Aranmak istemeyen bir insan aranmamalıydı. Ne kadar sevse de, ölse de, alkol kanında çılgın atsa da aranmamamlıydı ona göre. Bu bir insanın kararına ve hayatına tecavüzden başka bir şey değildi.
Ama son günlerde inanılmaz bir yoğunluk yaşıyordu. Hiç bir mantık çerçevesine oturtamadığı bu durumdan kurtulmanın yolunu da bulamıyordu açıkçası.
Birisini düşünüp özlemek, bilinçli yapılan bir eylemdi. Ama kızın yaşadığı başkaydı. Zihnine müdahale ediliyor gibiydi. İnadına aklına sokuyorlardı anılarını, tuvaletteyken bile rahat yoktu.
Bu ev, bir zamanlar "evim" dediği adama yakındı. Arabayla 14 dakika, ağlayıp yürüyerek 54 dakika.
Şeytanın sürekli; dudaklarını kulak memesine dokundurarak türlü türlü fikirler üflediği zamanları vardı.
-Bas git evine! Bir zamanlar pervazında sigara içerken onun eve gelmesini beklediğin penceredeki ışığı izle perdesinin arkasından, yolun karşısından. Git yanına çal kapısını, soru sorma bekleme sarıl..
Sonra bunlara beyni hızla cevap veriyordu
-Ya sarıldığında elleri seni sarmalamasa? Ya o pencereye bakarken savrulan saçlara denk gelirsen?
Kürt çalıyor çingene oynuyor, kız da el çırpıyordu içinde olanlara. Büyük saçmalık.
İşte bu yüzden bu evde kalmıyordu uzun süredir. Uğramak bile kalbine fil oturmasına yetiyordu.
Ayaklarında çorap yoktu. Taşa basıyordu. Hastaydı, üşüyordu.
İçeri girdi.
Eski woswoslardan birisinin 46/26 sokakta ilerleyen motorunun sesini duydu. Çimlerin üzerinde tepişme sesleri vardı, aradan anne köpeğin hırlamasını seçebildi, en az iki yavrusuyla oynuyordu çimenlerde. "Oğuz" diye bir çocuğun annesi, tiz sesiyle bağırarak oğlunu eve çağırıyordu; gözleri kapalı olduğu halde kadını balkondan aşağı sarkmış olarak hayal etti.
Derin bir nefes aldı, gözlerini açmadan.
Çimlerin kokusunu altıncı kattan alabildiği için şükretti. Her koku beynine küçükken ilk bu semtte kodlanmıştı.
Mesela eskiden kömür sobalarının kışa verdiği kekremsi koku, sabahçı/öğlenci eğitimin olduğu zamanlarda dersin akşam bittiği ve okuldan eve korkarak yürüdüğü çocukluk zamanlarını hatırlatırdı. Çocukluğuna dönmek keşke bir nefes kadar kolay olsaydı.
Gözlerini açtı.
Karşısındaki denize baktı uzun uzun.
Birden onun söylediği bir laf geldi aklına, "Allahın dağında oturuyorsun!".
Gülümsedi bir anda istemeden. Sonra kendine geldi, gülümsemesi gitti.
Bu defa kaç dakika aklına gelmeden devam edebilmişti hayatına? İki mi?
Bu aralar nesi vardı bilmiyordu.
Hayatına devam etmeyi çok uzun süre önce çok acıyarak öğrenmişti. Ne insanlar onunla ilgili bir şey söylüyordu, (ki kendisi rica etmişti) ne de arayıp soruyordu. Zaten arayıp sorma huyu yoktu.
Bunu; büyük saygısızlık olarak kabul ediyordu. Aranmak istemeyen bir insan aranmamalıydı. Ne kadar sevse de, ölse de, alkol kanında çılgın atsa da aranmamamlıydı ona göre. Bu bir insanın kararına ve hayatına tecavüzden başka bir şey değildi.
Ama son günlerde inanılmaz bir yoğunluk yaşıyordu. Hiç bir mantık çerçevesine oturtamadığı bu durumdan kurtulmanın yolunu da bulamıyordu açıkçası.
Birisini düşünüp özlemek, bilinçli yapılan bir eylemdi. Ama kızın yaşadığı başkaydı. Zihnine müdahale ediliyor gibiydi. İnadına aklına sokuyorlardı anılarını, tuvaletteyken bile rahat yoktu.
Bu ev, bir zamanlar "evim" dediği adama yakındı. Arabayla 14 dakika, ağlayıp yürüyerek 54 dakika.
Şeytanın sürekli; dudaklarını kulak memesine dokundurarak türlü türlü fikirler üflediği zamanları vardı.
-Bas git evine! Bir zamanlar pervazında sigara içerken onun eve gelmesini beklediğin penceredeki ışığı izle perdesinin arkasından, yolun karşısından. Git yanına çal kapısını, soru sorma bekleme sarıl..
Sonra bunlara beyni hızla cevap veriyordu
-Ya sarıldığında elleri seni sarmalamasa? Ya o pencereye bakarken savrulan saçlara denk gelirsen?
Kürt çalıyor çingene oynuyor, kız da el çırpıyordu içinde olanlara. Büyük saçmalık.
İşte bu yüzden bu evde kalmıyordu uzun süredir. Uğramak bile kalbine fil oturmasına yetiyordu.
Ayaklarında çorap yoktu. Taşa basıyordu. Hastaydı, üşüyordu.
İçeri girdi.



